Bazen yazmak bir barajın kapağını açmak gibi. Bütün sözler, hisler içimden sel gibi boşalıyor. Bazen çok zorlanıyorum kelimeleri yazarken. Garip bir his. Yani doğru kelimeleri bulamamak ile birlikte yazdığım her şey çok saçma, gereksiz, daha önce binlerce kez okuduğum şeyleri yazmakmış gibi geliyor. O zamanlarda yazmayı bırakmak rahatlatıyor beni ama aslında elimdeki kıymığı çıkartmaya çalıştıkça daha çok gömüldüğünü görüp denemeyi bırakırız, sonra aklımız parmağımızın ucunda sürekli o minik çıkıntıda olur ya öyle oluyorum. Bu zamanlarda daha gergin daha sinirli bir insan oluyorum.
Bazen öfkeden delirip herkesi yerle bir etmek istiyorum. Sanki onları paramparça edersem birçok sorundan kurtulmuş olacakmışım gibi geliyor. Bazen de o kadar kayıtsız ve ilgisiz oluyorum ki sanki birisi gelip bana tekme tokat dalsa dahi konuşup itiraz etmezmişim gibi geliyor. Bazen çok canım sıkılıyor. Ama öyle böyle bir sıkılmak değil nefesim bile içimde yer bulamıyor sanki. Bazen o kadar neşeli, güleç ve eğlenceli oluyorum ki daha önce başka hiçbir duygu yaşamamışım ben bu dünyadaki son neşe tanesiymişim gibi geliyor insanlara. Bazen çok büyük büyük tepeden konuşuyorum. Aman efendim bir duysanız ne asıp kesmeler o öyle mi olur efendimler havada uçuşuyor. Sanki bazı şeylerin nasıl yapılacağı ile ilgili bir denetleme kuruluymuşum gibi herkese bir hava gör yani öff.
Bazen de kimseyle konuşacak enerjim bile olmuyor. Genel olarak çok zıt iki uçta gidip geldiğim için dengesiz bulunurum. Dengesizlik sadece ruh halimde de değil üstelik. Hayatımın her alanı dengesizlikler üzerine kurulu. Okumayı çok zor öğrendim ama edebiyat öğretmeni olacak kadar kitap okumayı seviyordum. Canım sıkılıyordu çünkü. Hala daha öyle. Sadece artık insanlara roman kahramanı bile olsalar tahammül edemiyorum o yüzden okumak yerine daha çok yazıyorum. Lisede aslında aşırı sevilmeyen bir kızdım. Liseye geçer geçmez oraya ait olmadığımı anlamıştım. Ortaokul ve ilkokul da öyleydi. Ben hiç kendim gibi insanlarla çevrili hissetmedim kendimi. Bulunduğum her yerde kendimi uyumsuz ve oraya göre değil buldum. İnsanlara da öğretmenlere de çok sevgi duymuyordum. Hala daha insanları sevdiğimi düşünmüyorum. Üniversitede de oradaki herkesten daha iyi olduğumu, bu bölümü okumaya en çok benim hakkım olduğunu sanıyordum çünkü lisede edebiyat biliyor ve anlıyor olmak, ezber yapabiliyor olmak benim tek öne çıkan yönümdü ; çok okuyan, herkesi beğenmeyen ama serseri bir kızla arkadaşlık edip ailesine başkaldıran kızdım. Kısacası salaktım. Üniversitede bu sahip olduklarımın aslında bir bok olmadığını yetersiz olduğumu gördüğüm gün depresyona girdim ve uzunca bir süre okula gitmek bile istemedim. Ne zaman ki benden daha küçüklerden daha deneyimli daha iyiydim o zaman gidip mezun oldum ama altı yıl sürdü. Bu arada konuşmayı ve gözlem yapmayı çok seven birisi olarak falcılık yaptım ve samimiyet dejenerasyonu geçirerek insanlara sınır koymakla ilgili sorunumu perçinleyip herkesin her şeyi olmaya çabalayarak kendi kendimi bataklığa sürükledim. Saçma olduklarını bile bile insanları hayatıma alıp beni sevmeleri, değer verip herkesten ne kadar da farklı olduğumu görmeleri için didindim. Kendin olamadığın her ilişki sonunda hayal kırıklığı olur. Çünkü zaten kırılmak için kurulmuştur. Sonra okul bitti ben gittim ablamın yanında yaşamaya karar verip markette kasiyer oldum. Para istemezsen her yerde her şeyi yapabileceğin bir sistemi var ailemin aslında kimse de otur ders çalış öğretmen ol demedi. Çünkü para varsa nereden geldiğinin önemi yoktur ve onlara muhtaç değilsen sorun da olmaz. Sonra saçma sapan bir sürü iş mağaza. Annem hastalandığı için bu saçma kariyeri bırakıp İstanbul’da ablamın evinde yaşadım altı ay. Babam, eniştem, hamile ablam, kanserli annem ve disleksili yeğenimle bir yılbaşı çerez paketi kadar mutluluk verici bu kombinasyondan delirmeden nasıl çıktım bilmiyorumAcımıyorum kendime. Çünkü bunların hepsi benim kendi seçimim olmasa da seçilirken engel olmadığım için suç ortağıyım. Kim neden ve nasıl benim hayatıma girsin nereden beni tanısın bilmiyorum. Ay ben zaten hiçbir şey bilmiyorum yaa.
Herkesin her şeyi bildiği bir coğrafyada ben yıllarca kendimi her şeyi bilmek ve her şeyde iyi olmakla sınayıp yokuşa sürdüm. Bu yaşımda bunun ne büyük ahmaklık olduğunu anlayıp hiçbir şey bilmediğimi bağıra bağıra söylemek istiyorum. Bilmiyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Ama ne büyük rahatlama. Teyzemler yaz sıcağında odun ateşinde kızartma yapmamı istediğinde de herkes bana kızmıştı bilmiyorum demediğim için, ortaokulda Türkçe dersinde sorulan her şeyle ilgili fikrimi söylediğimde de bütün sınıf beni ooofff sus artık deyip beğenmemişti. Ben bildiğini söylemeden duramayan, fikrini mutlaka belirten ve bir sözü varsa mutlaka söyleyen bir kadın olarak artık konuşmaktansa susmanın, harekete geçmektense sabit kalmanın daha çok iş yaptığını öğrendim. Olmuyorsa zorlamamayı, akmıyorsa zorlamamayı, yürümüyorsa bırakmayı, bittiyse vedalaşmayı öğrendim. Öğrenmek için elimden geleni yaptım. Yeterince hata yapıp kafamın üstüne çakıla çakıla öğrendim. Hala başka türlüsünün mümkün olmasını isteyip bekliyorum. Hala bazen bir kahraman hasreti çekiyorum içimde ve işte o zamanlarda romans denecek hikayeler yazıyorum. Okusanız ay bu nasıl bir Yeşilçam özentisi dersiniz belki. Ama işte insan özledikleri ve beklediklerinde de çağının önderi olmak zorunda kalmamalı nihayetinde. Sürekli bir değişiklik, farklılık, değişim ve dönüşüm talebinin olması benim değil çağın problemi beni ilgilendirmiyor. Bazen her şeyiyle arkamda duran bir adam hayal ediyorum, bazen herkese ve her şeye karşı dik duran bir kız olduğumu hayal ediyorum, bazen çok sevgi dolu bir ilişkiyi kaybetmişim gibi üzüldüğüm hikayeler yazıyorum bazen umutsuzluktan yaşamına son vermek isteyecek insanları misafir ediyorum. Hiçbir şeyde beklenilenin üstünde olamayıp hep arada bir yerde kalıp yetersiz olmasa da yeteri kadar iyi olmadığı gerekçesiyle eksikleniyorum kendi gözümde.
Bazen bazı hisleri ve duyguları öldürmek için başka bir insana hiç gerek yok. Kendi kendime bu işimi de hallediyorum. Kendimin en acımasız eleştirmeni olarak durup sadece eksiklerimi ve kusurlarımı görüp sürekli söylenen bir büyükanne gibi kendi kendimi hayattan soğutuyorum. Sonra tabii ki çağımızın derin psikoloji birikimi sayesinde bunun aileden gelen bir eleştiri olduğunu ve kendime bunu yapmamın onlardan öğrendiğim bir şey olduğunu hatırlayıp kendime her şeyi yapmak için izin veriyorum. Duygusal yeme atakları da buna dahil, gece yarısı delirmeleriyle gidilen kulüpler de. Burada da iki uzak uçta sallanıp duruyorum. Yeteri kadar uzağa gidemiyorum ama orta noktada da kalamıyorum. O herkesin normal dediği şeyi ben tutturamıyorum. Küçükken de böyleydim. Ya çok hızlı yürürdüm ya çok yavaş. Ya çok yerdim ya hiç. Saçlarımı kestirdiklerinde çok ağladığımı hatırlıyorum. Dondurma da alsalar geçmemişti üzüntüm. Çünkü ben kestirmek istememiştim ve bunu söylemem kimseye hiçbir şey ifade etmemişti. Benim isteğimin ya da sözümün bir hükmü yoktu. Benim istiyor olmamın kimse için bir anlamı yoktu. Kendi bedenimle ilgili şeylerde bile başkalarının dediğinin olması hem sinirlendirip hem de çok korkutmuştu beni. Sonra da hep öyle oldu zaten. Ben isteklerimi başkalarının istediğine göre şekillendirmeyi öğrendim. Aykırı bir şey istemediğim için hep ben kazandım. Ama bunları gerçekten ben mi istemiştim orası ayrı bir konu.
Çok popüler bu ara travmalarımızı anlatmak ve onlardan bahsetmek. Bu yazdıklarım travmalarım mı inanın bilmiyorum. Çünkü zaten insan yaşadığı hiçbir şeyi travma diyerek yaşamıyor. Onlara bu etiketi yine biz yapıştırıyoruz. Muhtemelen ben de birilerinde travma yarattım. Birilerinin sevme yetisini elinden aldım belki hala bana karşı borçlu ve mahcup hisseden birileri vardır. Belki hala beni özleyen ve bekleyen birileri de vardır. Ama buna da inanın ki hiç önemsemiyorum. Geçmişte kalan herkes gerçekten orada olması gerektiği için orada. Travmam olanların birçoğunu hayatımdan çıkartamazken birçok kişiyi geçmişte bırakabilmek beni daha özgür kılıyor.
Geçmişten bahsetmek bana kendimi hasta gibi hissettiriyor. Bu ara hasta gibi hissediyorum. Ellerimde bacaklarımda içten içe bir titreme var. Neden bilmiyorum içten içe elim ayağım titriyor sürekli. İyi hissetmiyorum kendimi. Sürekli birilerini ve bir şeyleri görmezden gelmek, devam etmek için yaptığım zorunlu şeyleri omurgasızlık olarak görüp kendimi yargılamak beni fazlasıyla yordu. Tabii bir de öz değer, farkındalık çabalamaları ve düşünmeleri varken ben gerçekten yorgunum. Bir tatilin bana iyi geleceğini biliyorum. Kimseden uzaklaşamasam da biraz kendi istediğim şeyleri yapmaya ihtiyacım var. Öğrencilerimi özlemeye ihtiyacım var.
Bazen içimdeki şiddeti daha çok ortaya koymaya ihtiyacım oluyor. Kimseye içimdeki şiddet dolu tarafı göstermedim. Kendi kendime patlıyor hep. Bu kadar şiddete maruz kalmış olmak bu anlamda beni kötürüm kılıyor. Sinir de bir duygu ve ben bunun sağlıklı bir şekilde nasıl dışarı vurulacağını bile bilmiyorum. Hiç koşmamak gibi. Hoş ben pek koşmam da hayatımda.