İlki Fısıltıydı.


Fezada bir kapsülün içinde saatlerce yol giden bir adam ve o adamı, onunla olabilecek ihtimalleri düşünen bir kadın. Önü ardı hikâye olan bu iki kişi için birbirlerinin içinde olduğu hikayeler sonsuz bir evren. Bu evreni keşfetmek mi kadının isteği yoksa sadece kendinin içinde olduğu bir hayat yaratma telaşı mı bilinmez. Herkesin bir başka ihtimali hep vardır. İnsanları aynı ihtimal üzerinde sonsuz çaba sarf etmeye iten güç nedir peki? Nasıl ve neden aynı ihtimal için çaba sarf ederiz ki? O kişiyi ve onunla olan iyi ihtimalleri bizim için bu kadar oldurmayı gerektirecek itici güç nedir?

Son bir haftada sayısız hayat ihtimali gördüm birilerinin gözünde. Bana sunabilecekleri ve benim sunabileceğim birçok hayat ihtimalini gördüm. Hiçbirinde çok da mutlu olamayacağımı sezdim. Sanki hayal ettiğim ve evet böyle birisiyle çok mutlu olurum dediğim bütün ihtimaller bir bir karşıma çıktı ve gerçekten bunlar beni mutlu mu eder gördüm.

Çok zengin bir adamın sevdiği kadın olmak bana yetecek mi? Kendimi sürekli o ve onun hayatı için mükemmel kılmaya çalışmak içsel olarak yıpratmayacak mı? İçimdeki öz değersizlik hissiyle yüzleşmek ve beni neden sevsin deyip durmak o kadar bunaltıcıydı ki.

Sonra çok başarılı, çok mesafeli çelik gibi bir adamla tanıştım görece yine varlıklı, çok görmüş geçirmiş, çok şey yaşamış ve gerçekten mesafeli uzak ve soğuk bir adam. Bu adamı açmak kendime yakınlaştırmak güzeldi ama o duvarlara çarpa çarpa nasır tutacak bir hayat beni de ruhsuz ve soğuk bir insana çevirmez miydi?

Bir diğer hayat ihtimali de kendimin başka bir versiyonuyla ilgiliydi. Daha hayatın kenarında kalmalı ve sürekli bir şeyleri oldurmaya çalışarak geçen bir hayat ihtimaliydi, gerçekten sevilmeden o toplumsal rolleri giyinerek yaşasam nasıl olurdu’ya verilen cevap gibiydi. Karşımızdaki insanın hayatta başarılı olmuş olmasını istemek çok doğal. Çünkü herkes başarı için bir seçim yapıyor bir adım atıyor. Bunu başarmış insanları hayatında tutarak kendi başarılı olmasa da başkasının başarısı üzerinden nemalanıp görüntüde başarılı bir hayat kurmuş oluyor. Başaramamış hala yanıtlar arayan bir insan olarak neden tercih edilmeliyim diye sorgulamaya başlıyor. Bu sonsuz döngünün içinde kendini bulma, kaybetme, tekrar bulma ve tekrar kaybetme şeklinde yaşamaya çalışmak ve bir konuya odaklanmak o kadar yorucu ve yıpratıcı ki.

Didem Madak’ın kız kardeşine yazdım. Hayatımın en zor zamanında ablanız elimden tuttu bana yalnız olmadığımı hatırlattı diye. İnsanın yaşayanlardan çok ölmüşlerden medet umması insanlığın ayıbı bence. Kimse kimsenin hayatının tam olarak içinde bulunmadığı gibi kimse kimsenin bir yaralı parmağına da işemiyor. Bizden önce yazılmış sözlerin ve yaşanmış hayatın, hayatların bize daha iyi geldiği bir dünya şu an yaşadığımız. Kimse bizi tam anlamıyor olsa da geçmişte ya da bir eski zamanda bizimle yolu kesişmiş herkesten bir şekilde yardım istiyoruz. Yardım istenecek kimseyi bulamamak Modern dönemi aşmış postmodern döneme kafa atan insanın en büyük açmazı. Bu yalnızlık ve tek başınalık bizi gerçekten yarım bırakıyor ve çözümsüzleştiriyor. Hayatın karşısında bu kadar edilgen olunmasının nedeni de bu belki de. Kendi kendine konuşan sayıklayan insanlarız ve bizi duyması ihtiyacıyla hayatımıza birilerini dahil ediyoruz. Duyanlara çok gelebiliyor, çok konuşan, dinlemeyen, fazla bilen, felsefe yaptığı için garipsenen bir insan oluveriyorsunuz bir anda kendi gözünüzün önünde.

Kimseye yetemeyen, kimseye bir şey olamayan, ne kendisine ne çevresine ışık veren birer küçük titreşimli alev olarak kendi kendimizi tüketiyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar ”zaman kırıntıları” olarak bahseder insanlardan. Büyük zamandan kopmuş birer küçük zaman kırıntısıyız der. Zaman kırıntısının yanında birer ateş parçası ve küçük birer titreşim olarak da varız bu hayatta. Tüketilen zaman ve kendimiziz. Kendi kendini öğütmeye başlayan bir değirmen taşı oldu dünya. Önceden nice buğday tanesini öğütmüş olsa da bu zaman denilen değirmen işin sonunda artık kendisini tüketmeye başladı ve biz kendisi kendisinin içinde eriyen ve tükenen bir varoluşuz.

Disleksim, dikkat eksikliğim ve kafa karışıklığım daha da artıyor ve sürekli koşuyor gibi bir stres üretiyor bedenim. Kendimi yorgun ve gergin hissediyorum. Hayatta kalma modunu açık bırakmak istemiyorum artık. Bunu kapatmam lazım. Hayatta kalmak için bu kadar didinmek gerekmiyor çoğu kişi için. Bir şekilde akıyor zaman da hayat da. Ama milyonlarca spermi geçip kazandığım hayatı sürdürmek için daha da fazla efor sarf etmem gerekiyor. Ne çelişki ama. Ne uğraş. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi herkes. Hep var olacak gibi hırsları ve yaşam tarzları. Her an gidecek gibi yaşamasam da bir gün biteceğini unutmuyorum her şeyin. Şu an elde ettiğim her şeyi bırakıp gitmem gerektiğinde keşkelerim olsun istemiyorum. Nezaketi ve incelikli düşünmeyi elimden geldiğince unutmadan insanların hayatına girmeye ve orada kalmaya çalışıyorum. Kalamadığım ya da kalmamam gereken hayatlar, insanlar olduğunda artık arkamı dönüp gidebiliyorum. Gidebilmeyi, bırakabilmeyi öğrenmekle geçti 32 yılım. Yanlışta ısrar etmemem gerektiğini öğrenerek geçti. Yanlıştan dönmenin yanlış yapmamaktan daha önemli olduğunu öğrendim bu zaman diliminde. Muhtemelen en fazla bu kadar daha yaşarım sonra her şeyi ve herkesi bırakıp geride kendimi tükenip bitirmiş olarak karanlıkla hemhal olurum. Karanlık dediğimi olumsuz düşünmeyin. Aydınlıkla, görmekle, ayırt etmekle ilgili bir telaşım olmayacağı için bunun antitezinin içinde kendimi eriteceğim gibi geliyor. Ölmek diye adlandırılsa da artık bütünün özelliklerine bir yenisini ekleyebilecek seviyeye geldiğiniz için ‘’kendim ‘’olarak adlandırdığınız şeyi bir kenara bırakıp bütünün içinde kaybolmayı onunla bütünleşip bir başka bütünlüğün parçası olmayı başarmış oluyorsunuz.

İçimden atmam gereken bir irin bunlar. İnsanlarla konuşup söylediğinizde ürküp korkmalarına neden olduğu için kimseye söylenmeyip içimizde kaldığında da bizi hasta eden bir cerahat gibi bütün sözlerim ve düşüncelerim. Bu yüzyılın insanı değilim ben. Vaktinden erken ya da geç doğmuş ama kesinlikle devrinin cahili kalmış ayrıkotu olmuş birisiyim. Kendime acımak değil bu. Acınacak bir şey yok bunda.  

Acımak duygusu kendi içinde bir bencillik ve küstahlık da barındırıyor. Kendini birilerinden yukarıda, üstte, iyi bulman gerekli. Kendini birilerine göre konumlandırdığın bir hayat birilerinden de aşağıda hissetmeyi beraberinde getiriyor. Bu sarmal senin de birileri için acınası olmanı gerekli kılıyor. Alt üst ilişkilerinin hatta dünyanın genel dinamiklerinin en temek problemi bu. Sorunu kendinden müteşekkil bir sistem bu. Her şey acımakla başladı ve bitecek. Acınası olmamak için değil, kimsenin kimseye acımaması üzerine bir dünya kurmak nasıl kimsenin ilgisini çekmiyor ki? Acıyabiliyor olmak büyük bir güç veriyor insanlara. Birilerinden yukarıda olmak yeterli. En altta olmamak. Birilerinin senden yukarıda olmasına değil birilerinin senden aşağıda olmasına endeksliyorsun dikkatini ve algını. En altta kalmamak en büyük itici güç oluyor insan hayatında. Galip gelmek. İyi olmak. En iyi olmak. Bitmek bilmeyen bir sarmal halinde bizi çepeçevre sarıyor ve kendi boğulma hikayemizi yaratıyoruz. Her şeyin içindeki büyük dilemmadan bir yerden çıkmak lazım. Ama . . . Hayat hep amalarla dolu. Önceki yargıyı geçersiz kılan bu bağlaç aslında hayatın temel çıkmazını ne de güzel özetliyor. Her şeyin bir aması var. Belkisi bile olur eğer gerçekten isterseniz. Keşkesi olmasın da ne olursa olsun. Keşkeden sadece keşkek derken bahseden birileri olmak hayatımızın amacı. Pişman olmamak. İyi ve yararlı olmak. Gıpta edilen, beklenen, merak edilen, özlenen, istenen olmak. Herkes bir sürü ön ad talep ediyor hayattan ama kimse gerçekten isim mi ona bakmıyor. Sıfatlarının olabilmesi için önce isim olman lazım. İsim olmadan ön ad olmaz sonuçta. Sen bir fiilsen, bir zarfsan senin nasıl bir ön adın olabilir ki. Bunu istemek kendi yaradılışına ters. Kendi varlığını çözümleyip kendinin dehlizlerinde dolaşmaya cesaret edip ben kimim, ben neyim demek; bunları bulmaya çalışmak lazım. Korkmadan kendini analiz etmek gerekiyor ve kendi kendisiyle ilgilenen her insan bu sarmaldan çıkıyor.

Harry Potter çok sevdiğim bir kitaptı. İlk kitabında maceraya atılan üç arkadaş bir dev sarmaşığın esiri oluyordu. Sarmaşık sürekli ince ince dallar ve budaklarla onları sımsıkı sarıyor ve soluksuz bırakıyordu. İçlerinden zeki olan bir tanesi bundan kurtulmak için hareketsiz kalmayı deniyor. Hiç hareket etmeden öylece durmayı ve ölmekten, boğulmaktan korksa da kendini teslim ederse sarmaşıkların onu kendi içinden geçirip geniş bir koridora çıkartıyordu. Onu öldüren yok eden bir sarmaşığa teslim olup onun içinde erimeyi göze alırsan yeni bir hayat ihtimalin oluyordu. Kendin olabilmek ve ne olacağından ziyade kendin olabilmeye odaklanırsan bu sarmalın ve çıkmazın da içinden çıkabilirsin diyordu belki de çocuk akıllı bizlere. Kendinizi en çok boğuluyor hissettiğiniz, yalnız, umutsuz ve ışıksız hissettiğiniz anlarda kendinize sığınıp tepkisiz kalmaya çalışın.

Herkesin kendine ait cümleleri var. Hayata dair büyük büyük konuşuyor herkes. Evet ben de onlardan biriyim ben hayatın bu yakasında kaldım. Bu kıyıdan gördüm gerçeklikleri. Nasıl başkasının yaşadıklarını yaşayamazsam onların gördüklerini de göremem. Kendi algım hazır değilse hiçbir şey de göremem zaten. Kendini hayata ve şimdiye hazırlamak gerek. Yolun sonu nereye varacak bilmek zorunda hissetsek de akışta kaybolmak ve teslim olmak belki tek çözümdür sürekli yalnızlıktan kanayan bütün yaralarımıza. Tanrı bizi yarattı ve sonra unuttu. Sürgünüz bu dünyada. Cennetten konulan Adem’le Havva neden üzülüyor şimdi anlıyoruz belki de. Sadece onlar değil çünkü sürülen. Bütün bir insanlık. Biz de yaşadığımız birçok olaya o yüzden bu kadar büyük tepkiler veriyor olabiliriz. Sadece bize olmuyor olan. Çevremizdeki herkesi etkiliyoruz yaşadıklarımızla. Çocuklarımızın hayatını buna göre şekillendirip mahvediyoruz belki de. Nesillerce devam edecek düzinelerce insanı mahvedecek bir yaşanmışlık olduğunu içsel benliğimiz fark ediyor belki de yaşadığımız şeye o tepkileri o yüzden veriyoruz.

Ben çok hatalar yapmış çok yanılmış bir küçük kızı büyütüyorum içimde. Ona ebeveynlik yapacak kimsesi yoktu şimdi büyüdüğüm için ben onun ebeveyni olmaya çalışıyorum. Güven duygusu çok zedelenmiş, kendisini dinleyecek kimse bulamamış bir küçük kızın sindiği bir duvar köşesiyim kendi içimde. Kendi kendine liman, duvar, sığınak olmak zorunda kalmamalı kimse. Bir annesi, babası olmalı herkesin. Sadece doğumuna sebep olarak değil elinden tutup güven vererek de ona sahip çıkmalı ailesi. Kendi kendisini büyüten kız çocuklarıyla ilgili konuşan bir kız çocuğu dinlemiştim bir zamanlar. Bizim de anneler günümüzü kutlamalılar demişti orada. Anne olmak istemeyişim belki de yeteri kadar çocuk olamadığım içindir. Büyüdükçe kendimin çocuğu olmaya alışıyorum ve başka bir çocukla anneliğimi paylaşmak istemiyorum. Kendimin annesi olmayı seviyor muyum? Bu işte iyi miyim bilmiyorum ama ben yapmasam kimse yapmaz onu biliyorum. Kendi annesine anne olmuş, kendi kendisine anne olmuş bir küçük kız olarak ne zaman çocuk olabilirdim ki?

Hacı ninemin evinin bahçesini hatırlıyorum zaman zaman. Mor aslanağızları vardı ve birlikte yattığımız yatağın önündeki cam bahçeye bakıyordu. Sabah gün doğumundaki o bahçe sık sık aklıma geliyor. Çocukken gördüğüm bir görüntünün bu yaşımda bu kadar özlemle hatırlanacağını bilebilir miydim acaba? Bana çaputtan bebekler yapardı, leblebileri şekerle döverdi ağzımıza alınca Yusuf diye bağırıp ortalığı leblebi tozuna bulardık. Çocukmuşum. Sürahi Nine’yi taklit ederdim onun evinin bahçesinde. Herkes çok gülerdi bana. Herkesin bakmasına alışkınlığım oradan geliyor belki de. Sahnede kendimi güvende hissediyorum bu yüzden. Derste tahtada olmak da iyi geliyor bu yüzden. Öğretmen olmak iyi geliyor mu bilmiyorum…

Zihnim bir bardaktı ve ben düşürüp paramparça ettim sanırım. Düşüncelerim içine dolacak bir çanak bulamadığı için ortalıkta dolaşıp insicamını bozuyorlar hayatımın.

Aklıma ne gelirse durmadan yazmak ve bu saçma odadaki diğer herkesten kendimi sakınmak istiyorum. Yazmayı bırakmak onlarla yüzleşmek yüz yüze bakmak demek. Kimsenin hangi yüzüne baktığımı bilmeden yaşamaya devam etmek istemiyorum. Ben tek bir yüze mi sahibim? Hayır değilim çok gözü olan ve her şeyi çoğaltıp sonsuzluğa salan bir büyüteç gibiyim; her şeyi fazlasıyla sorgulamak, en başta önce kendime bakmak, kendimi sorgulamak benim yaptığım. Düşündüğüm, gördüğüm her şeyi önce kendim için sorguluyorum. Sanki bu sorgulamalardan önce benim ellerimin temiz çıkması lazım. Kim ne yapıyorsa yapsın ama ben temiz çıkayım tek derdim bu. Derdi kendisi olan bir kadının sayıklamaları bunlar.

Sorunun ne olduğunu sordu iki hafta önce bir psikiyatr bana. Sorunumun ne olduğunu gerçekten bilmiyorum. Birçok yazarın, şairin aynı şeyden muzdarip olduğunu biliyorum, gördüm, okudum. Herkes kendi penceresinden baktığı hayatla ilgili bir şeyler söylemiş. Bazıları bana ve benim gördüklerime benzese de tam olarak kendimi konuşarak ortaya koymaktan alıkoyamıyor hiçbirisi.

Sadece Didem Madak bir şiirinde şöyle demişti: Yağmur çamurlu bir elbise dikiyor şehre, hepimiz sıkılıyoruz bu çamurlu giysinin içinde…

Zor zamanlar olur, nasıl çıkarsan içinden omurgan öyle şekillenir. Bu şarkı sözü de benim içimden bir cümledir. Herkesten bu kadar şikâyet edip kendi içimdeki tekillikle de baş başa kalmayı sevmemem başka bir ikilem yaratıyor işte. Diyorum ya bir giyotinin önündeki kelle ile bir bıçağın üstünde gidip gelen bir urgan arasında bir şey hayatım dediğim kırıntı.

Okuması çok zor bilinç akışı tekniğiyle yazılmış bir metin gibi daldan dala atlıyorum sanırım. Ama temelde hep aynı şeyi söylüyorum. Ben uyum sağlayamıyorum. Ayakkabı ayağımı vuruyor ben koşmaya devam ediyorum ayağım kan dolu. Dursam tekrar adım atamam, durmazsam ayağımın ağrısından başka bir şey düşünemiyorum. Şimdi ne yapması gerekir bir insanın bu durumda siz söyleyin?

Haldun Taner demişti bir insan her gün yazmalı bir iş gibi mesai harcamalı. Gerekirse yoldan geçen arabaları yazsın ama mutlaka yazsın bir gün mutlaka bunları kullanır demişti. Ben de öyle yapıp aklımdan geçen bütün dağınık düşüncelerimi yazıyorum. Çevremden soyutlanmak için yazdığım kadar kendimi ve içimi rahatlatmak ve bu yaşamak denen şeye devam edebilmek için de yazıyorum. Bir gün Nilgün Marmara gibi kendimi gaza boğup arkamda uyumsuz bir kadının sayıklamalarını bırakıp ünlü bile olurum belki. Ünlü olmak. Ne acayip. Ünlü dediğin harflerin bir anlam ifade etmesi için ünsüzler olmak zorunda yanında. Ünlü olmak için ünsüze muhtacız. Beni okuyacak ünsüzler kendilerini bulurlarsa ben ünsüzlerin ünü olup artık ünlü bir şahıs olmuş olacağım. Beni ne kadar çok insan bilirse o kadar yüksek çıkacak sesim. Halbuki ben hep söylemiş olacağım söylediklerimi. Kitlelerin gücünü arkasına alanın dertleri de bitiyor mudur acaba?

Sanırım yeni açtığım siteye bu sayıklamalarımı ekleyeceğim. Bütün yazıların mantıklı bir silsile halinde düzenli ilerlemesi gerekmiyor sonuçta. Ben hep bir orada bir burada olan zihnimle nasıl düzenli bir metin yazabilirim ki zaten. Ben hep böyleydim. Böyleyim. Böyle kalmak istiyor muyum? Bizim ne istediğimizin ne önemi var ki? Biz bir şeyler yaşıyoruz ve maruz kaldığımız her şey bize etki edip bizi bir başka şeye dönüştürüyor. Evet edilgen değiliz bu süreçte mutlaka neye dönüşeceğimiz bizim istediğimiz yönde oluyor ama kimse bile isteye değişip dönüşmüyor. Bizim istemediğimiz bir hayatta ne isteyip istemediğimizi hiç sormayan bir sistemin zorbalığına katlanıyoruz. Bu zorbalıkla iyi başa çıkmak bizi başarılı mı kılıyor peki ?

Ne acayip şey. Şu an etrafımda akan bir hayat var. Herkesin başka bir derdi var. Sesi kısıp sadece hareketlerine baktığınız zaman emin olun daha doğru anlarsınız hepsini. Kimin ne dediğini duymuyorum. Ama bana ne anlattıklarını biliyorum. Yanımda oturan kadın sürekli birisiyle kavga ediyor mesela. Kavga dedimse sözlü ya da fiziksel değil. Kendisiyle ve hayatıyla olan kavgasında o kadar kırılmış ve incinmiş ki başkalarıyla iletişim kurmanın ya da hayatına almanın başka bir yolunu öğrenememiş. İçindeki öfke hayatına ve anne babasına ama onlar o kadar yoklar ki. Öfkeni yüzüne vuracağın birisinin olmaması da kötü işte. O yüzden sürekli kendine öfkelenecek birilerini yaratıyor. Böyle durumlara tutunup sürekli birileriyle kavga ediyor. Aslında kavga edeceklerinin yerine birilerini koyup onları dövüyor ve rahatlıyor. Yaşamaya devam etmek için buna muhtaç. Acımıyorum ona. Uzak durmam gerektiğini biliyorum istemeden de olsa zarar verir çünkü herkese. Keskin bir sirke gibi küpüne olduğu kadar çevresine de zarar verecek bir insan. Ve gerek yok onunla bir ilişki kurmaya. Bir diğeri kendisini başkalarının hayatından çalarak var eden bir kadın. Başkalarının kocalarını, hayatlarını, görüntülerini kendine aitleştirdikçe galip çıkıyor her ilişkiden. Kim ne zaman yendi onu bilemeyiz ama bu da başka bir hastalık şekli ve buna da ihtiyaç duyulmamalı hayatta. İnsanların sadece iyi olmaları yeterli değil işte. İnsan olmanın gereği olan bir şey için neden hayatıma dahil edip kendimi de zehirleyeyim ki. Bu kadar sarmaşık boğumundan kurtulup geri içine yuvarlanmak hatalarından ders çıkarmamak demek. Artık büyümelisin, yaşadıklarını kendine yedirmelisin diyerek bunlarla yüzleştim ve kendim için içimdeki çocuk için iyi ve kötü olanı ayırt etmeyi öğrendim. Bir diğeri o kadar kendisini sevemiyor ki sürekli birisi onu sevsin değer versin diye sızlanıyor aslında. Bir insan olarak kendini var etmek için verdiği çaba takdire şayan olsa da kronik bir mutsuz, onu mutlu edecek şey belki de sustuğu her şeyi söylemek. Kimseye acımak ya da kötülemek değil derdim. Gerçekten çevrenizdekilere bakarsanız, seslerini kısıp hareketlerinin arkasını görmeye çalışırsanız gerçekte ne olduklarını daha iyi anlarsınız.


Yorum bırakın